EFTALİT

ON SORUDA TÜRKİYE'DE MASONLUK TARİHİ

Üstad-ı Azam Celil Layiktez’in açıklamaları Masonları bir kere daha kamuoyunun gündemine oturttu. Oysa bu konuda bilinmeyen öyle çok şey var ki. Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Locası Üstad-ı Azamı Celil Layiktez’in gazetelere yansıyan beyanatı, dikkatleri yakın tarihin karanlık sayfalarına yöneltti. Layiktez’e göre Masonların, Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusu’nun harekátında önemli bir payı bulunuyor. Hatta Abdülhamid’i tahttan indirme kararını tebliğe gönderilen 5 kişinin tamamı Masondu (biz 4 kişi diye biliyorduk). Masonluk kapalı bir kutu. Belgeler neredeyse yok gibi. Masonluğun Türkiye serüvenini inşa etmek için pek çok parçayı itinayla toplamanız gerekiyor. Bu yazıda Masonlukla ilgili bazı soruları kısaca cevaplandırmaya çalışacağım. (Kuşkusuz bilgilerimizin hemen tamamen Mason kaynaklarına dayandığı unutulmamalıdır, zaten başka türlüsü de mümkün değildir.) 1. Türkiye’de ilk Mason teşkilatı ne zaman, nasıl kuruldu ve kapatıldı? Osmanlı Devleti sınırları içinde ilk Mason locası, Lale Devri’nin zevk çılgınlığı içerisinde kurulmuştur. 1721 yılında Galata’da, Arap Camii civarında açılan loca, 1748’de I. Mahmud tarafından kapattırılmış ve Masonluk yasaklanmıştır. İBRAHİM MÜTEFERRİKA DA 2. Bilinen ilk Türk Masonu kimdir? Paris’e giden ilk Osmanlı Büyükelçisi Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin oğlu Said Çelebi, kayıtlarda adı geçen ilk Türk Masonudur. Sadrazamlığa kadar yükselmiştir. İlginç olan nokta, ilk Türk matbaasının kurucusu olan İbrahim Müteferrika’nın adının da Mason olarak geçmesidir. 3. Osmanlı Devleti’nde Masonlukla ilgili bulunan ilk belge hangisidir? Andrea Rizopoulos’un Fener Rum Patrikhanesi Arşivi’nde bulduğu bir belge, Fransız Masonlarına ait bir ayin metni olup Rumcaya yapılan bir çeviridir ve 1747 tarihini taşımaktadır. BEKTAŞİ SAYILDILAR 4. Yeniçerilikle Masonluk arasında herhangi bir bağlantı var mıydı? Yeniçeri Ocağı mensupları, Hacı Bektaş Veli’yi pir sayar ve Bektaşi olduklarını iddia ederlerdi. (Gerçi Mevlevi Yeniçerilere rastlamak da mümkündü.) Bektaşilerin, dini konuları biraz geniş yorumladıkları malum. İşte 1826’da II. Mahmud Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırırken, onun dışarıdaki uzantısı ve üssü olarak bilinen Bektaşi tekkelerini kapattırıp Nakşilere devrederken, bir süredir yeniden palazlanan Mason localarının faaliyetleri göze batmış, bu yüzden bir tür Bektaşi kabul edilerek kapatılmışlar, mensupları ise sürgüne gönderilmiştir. Böylece Mason localarını kapatan ikinci padişahın adı da garip bir tesadüfle Mahmud olmuştur. 5.Tanzimat bir Mason darbesi miydi? Özellikle sağ kesimde Tanzimat’ın bir Mason hareketi olduğu tezi, yaygındır. Buna en güçlü kanıt olarak Tanzimat’ı ilan ettiren Sadrazam Mustafa Reşid Paşa’nın Masonluğunu gösterirler. Elimizde bunu kanıtlayacak somut bir belge bulunmamaktadır. Ancak onun döneminde Mason teşkilatlarına göz kırpıldığını ve 1839’dan sonra verdiği gayri resmi izinle Masonluğun Türkiye’de gelişmeye başladığı inkár olunamaz. Bu süreç, 1854-56 Kırım Harbi yıllarında doruğuna ulaşacaktır. Sonuç olarak Tanzimat’ın bir Mason darbesi olduğu söylenemese de, Masonluğun Türkiye’deki modern tarihinin başlangıcı olduğu gerçektir. 6. V. Murad Mason muydu? Masonlara göre, evet. Masonluğa girdiği yer: Kadıköy. Tarih: 20 Ekim 1872. Abdülmecid’in Murad dışında iki oğlu, Nureddin ve Kemaleddin de aynı törenle Masonluğa girmişlerdi. Kaldı ki, Abdülhamid’in Çırağan Sarayı’na kapattırdığı V. Murad’ı kaçırmak için Masonlar tarafından iki teşebbüs yapılmıştır. Birincisi Ali Suavi tarafından (20 Mayıs 1878’de başarısızlıkla sonuçlanmış), ikincisi Skalyeri-Aziz Bey Komitesi tarafından (24 Haziran 1878’de ortaya çıkarılmıştır). 7. Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve öldürülmesi bir Mason operasyonu muydu? Abdülaziz döneminde Masonlar, Abdülmecid dönemindeki rahat çalışma ortamını bulamamışlardı. Onları sıkı bir takibe aldıran Abdülaziz, göz açtırmıyordu. Bu yüzden Mithat Paşa, Ziya Paşa gibi Masonlar tarafından kurulan ve yönetilen bir cunta eliyle 1876 Mayıs’ında tahttan indirilmiş ve birkaç gün sonra Feriye Sarayı’nda ölü bulunmuştu. Bileklerini keserek intihar ettiği söylendi ama Masonlar dahil kimse bu yalana inanmadı, isteyen Celil Layiktez’in makalesinde suicide, ‘intihar’ kelimesinin yanındaki soru işaretine (?) bakabilir. Amaç, Mason yapılan V. Murad’ı yeniden tahta çıkarmaktı. 8. II. Abdülhamid Masonlarla nasıl mücadele etti? II. Abdülhamid işe Mithat Paşa’yı sürgüne göndermekle başladı ve iktidarı Mason hakimiyetinden kurtarmayı başardı. Hatta bu yüzden Proodos Locası Üstad-ı Muhteremi Kleanti Skalyeri tarafından öldürülmek istendi. Masonları, sıkı kontrol altına alan Abdülhamid, Masonluğun ne olduğunu, amaçlarını ve güçlerini gayet iyi biliyordu ve bu yüzden körü körüne üzerlerine gitmedi. Daha incelikli bir siyaset takip ederek kontrolü altında aldı. Zaman zaman gizli localara baskınlar düzenletip belgelerini ele geçirtmekle birlikte İstanbul’daki İngiliz locasına cömert bağışlarda bulunduğu da biliniyor. Amacı, Avrupa’da kralları ve parlamentoları nüfuzu altına almış bulunan Masonluğu kışkırtmadan kendi istediği yönde kullanmaktı. Hatta yerli bir Mason locası kurup başına geçmek istediği yolunda bir rivayet Mason çevrelerinde yaygındır. Aslında yapmak istediği, Masonları kullanmaktı. Tabii bu, Masonluk için affedilmez bir suç demekti. Cezası da aynı şekilde ağır olacaktı. YA MUSTAFA KEMAL? 9. Hareket Ordusu bir Mason organizasyonu muydu? Masonluğun Jön Türk devrimine hizmeti gizli saklı bir konu değil. 1901-1908 arasında Makedonya locasında Masonluğa kabul edilen 188 kişiden 23’ünün 2. ve 3. orduya mensup Osmanlı subayları olduğunu biliyoruz. Hareket Ordusu’nun bir kısım subaylarının ve Talat, Manyasizade Refik ve Cavid Beyler gibi İttihatçı önderlerin Masonlukları gerçek olmakla birlikte, mesele Masonlar tarafından kast-ı mahsusla abartılıyor. Sebebi ise basit: Modern Türkiye’nin doğuşu sayılan Jön Türk iktidarını sahiplenmekle bu ülkenin gerçek kurucularının kendileri olduğu mesajını vermiş oluyorlar. Masonlar, İttihatçıların 1910’dan sonra dizginleri ellerine alma çabaları karşısında bu defa onların da aleyhine dönecek ve Osmanlı’nın parçalanmasına yöneleceklerdir. 10. Atatürk Mason muydu? Bu soruyu sorduk ama görüyorsunuz yerimiz tükendi. Üstelik kısaca cevaplanamayacak kadar önemli bir soru bu. Bu yüzden cevabını gelecek hafta vereceğiz. ONLAR MI İNDİRDİ Sultan Abdülhamid, iktidarı Mason hakimiyetinden kurtarmış, gizli Mason localarına baskınlar yapmıştı. Ancak İstanbul’daki İngiliz locasına bağışlarda bulunarak Avrupa’daki kralları ve parlamentoları nüfuzu altına alan Masonluktan yararlanmaya da çalışmıştır. Hatta yerli bir Mason locası kurup başına geçmek istediği de söylenir. Ama ona tahttan indirildiğini tebliğ eden beş kişinin hepsi Masondu. ÖZGÜRLÜK HAVASI LOCALARA YARADI ‘Selanik’te özgürlüğün diriltici havası doya doya teneffüs ediliyordu’ diyor bir seyyah 19. yüzyıl sonunda. Bu özgürlük, İstanbul’da tutunamayan ve Selanik’e göçmek zorunda kalan Mason locaları için de geçerliydi. Oysa Selanik 1880’lerde, yani Mustafa Kemal doğduğunda resimdeki gibi minareleriyle tanınan bir şehir görünümündeydi. Ermeni iddialarını bitirmek isteyen sadrazam Ermeni meselesi konusunda Türkiye çok adım atmıştır aslında. Bunlardan bir tanesi Cumhuriyet’in henüz kurulduğu yıllara rastgelmişti. Abdullah Gül’ün yıldırım ABD ziyareti, PKK meselesinin yanında, Ermeni Soykırımı tasarısını önleme çabası olarak da dikkatleri çekti. Müzakerelerde ne kadar başarılı olunduğunu karar çıktığında göreceğiz. Hrant Dink cinayetinin elimizdeki kartları zayıflatıp zayıflatmadığını da test etme imkanımız olacak böylece. Türkiye’nin Ermeni meselesinde son yıllarda atağa kalktığı, üzerindeki ölü toprağını silkelemeye çalıştığı görülüyor. Hatırlayacaksınız, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Ermenistan’a çağrıda bulunulmuş ve bu meseleyi her iki taraftan tarihçilerin bir araya gelerek çözmesi gerektiğini söylemiş, hatta böyle bir uluslararası toplantı için çağrıda bile bulunmuştu. Tabii Ermenistan olumsuz cevap verdi; diaspora Ermenileri de sıcak bakmadılar. Böylece uzattığımız el havada kaldı. İlk defa mı oluyordu bu? Hayır. Bundan tam 88 yıl önce de bir Osmanlı Sadrazamı gövdemize dolanmak istenen bu deli gömleğini yırtıp atmak için cesurca bir girişimde bulunmuştu. Hem de bugün Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya kalkanlara meydan okuyarak. EMPERYALİZMİN NİYETİ Tarih: Ocak 1919. İşgal İstanbul’undayız. Müttefik kuvvetleri Osmanlı’nın payitahtına el koymuş olup baskı yaparak milletvekillerini, valileri, generalleri dahi tutuklatmaktadır. İstanbul’da İttihatçı avı başlamıştır. Özellikle Ermeni Soykırımı suçlamasına maruz kalanların şiddetle cezalandırılması için baskılar giderek artmaktadır. Henüz Mustafa Kemal’in Samsun’a doğru yola çıkmasına 4-5 ay vardır. İngilizler Anadolu’daki kıpırdanmalardan fena halde rahatsızdır. Gerekirse tekrar savaşı başlatmak yetkisiyle İstanbul’a gönderilen General Allenby Tevfik Paşa hükümetine sert bir ültimatom vermiştir. Bu şartlar altında görev yapamayacağını gören Tevfik Paşa da istifasını verir.. Ancak devir kaht-ı rical devridir, yani ehil adam kıtlığı çekilmektedir. Çaresiz, Vahdettin sadrazamlık mührünü yeniden Tevfik Paşa’ya uzatır. Paşa’nın önüne yine Ermeni iddiaları çıkartılacak ve suçluların cezalandırılması istenecektir. Meclis’te ikide bir İttihatçılara idam sesleri yükselmekte, Müttefik güçleri de alabildiğine sıkıştırmaktadır. Tevfik Paşa bu sefer kararlıdır: Yaygaralara son vermek için öyle bir adım atmalıdır ki, hem devlet üzerindeki şaibe bulutu ortadan kalksın, varsa suçlular adil bir şekilde yargılansın hem de tepelerinde Demokles’in kılıcı gibi sallandırılan bir beladan kurtulabilsin. Bu amaçla 19 Şubat 1919’da tarafsız 5 Avrupa ülkesinin büyükelçiliğine mektup yazarak tehcir konusunu araştırmak amacıyla İstanbul’da toplanacak bir uluslararası mahkemeye iki yargıç göndermelerini ister. İşte Danimarka elçiliğine gönderdiği mektubun metni: ‘Danimarka Kraliyet Elçiliğince bilindiği üzere Osmanlı Hükümeti, savaş sırasında gerek Müslüman, gerekse Müslüman olmayan Osmanlı yurttaşlarının sürülmelerinden sorumlu olanlar hakkında adli kovuşturma açmış bulunmaktadır. Irk ve din ayrımı gözetmeksizin suçluları ortaya çıkarmak üzere hem İstanbul’da hem de illerde soruşturma komisyonları kurulmuştur. Bu sorunu yüksek hakkaniyet ve tarafsızlık etkisiyle aydınlatabilmek için Osmanlı Hükümeti adı geçen soruşturma komisyonları üyeliklerine tarafsız ülkeler yargıçları arasından seçilecek yabancı üyeler de katmaya karar vermiştir. Osmanlı Dışişleri Bakanı bu düşünceyle Danimarkalı iki yargıcın anılan komisyonlara atanması için Hükümeti nezdinde aracılık etmesini ve Danimarka Elçiliğinin cevabını tez elden bildirmesini Danimarka Kraliyet Elçiliğinden rica etmekle onur kazanır. Bu üyelerin yollukları ve öteki giderler tabii ki Hükümet-i Şahanece karşılanacaktır.’ ÇEŞİTLİ FIRILDAKLAR Bilir misiniz, Tevfik Paşa’nın notasının ilgili ülkelerin dışişleri bakanlıklarına ulaştırılmaması için İngilizler nice fırıldaklar çevirmişlerdir. Neden peki? Çünkü Paşa, bu meselede onların ne kadar ikiyüzlü davrandığını göstermeye kararlıdır. Ermeniler umurlarında değildir. Emperyalistlerin asıl niyetleri gerçekleri ortaya çıkarmak değil, iddiaları bir çelik kasatura gibi böğrümüzde hissettirmektir. Bu yüzden Paşa’nın cüretkar hamlesi karşısında akla gelmedik entrikalara başvururlar. Neler mi yaparlar? Sansür memurlarını harekete geçirmek suretiyle mektupların hiç olmazsa ilgili ülkelerin dışişleri bakanlıklarına ulaşmasını engellemeye çalışırlar, ki bunu tam olarak başaramamış, telgraflar Kopenhag, Lahey ve Madrit’e ulaşmıştır. Ardından çekilen telgrafların hiç olmazsa İsveç ve İsviçre’ye ulaşmaması için akla hayale gelmedik dolaplara girişeceklerdir. Mesela şimdilerde Ermeni Soykırımı adına her sene bir anıt açan Fransa’yı, o yıllarda bu iddiaları bitirebilecek bu önemli girişimi bütün gücüyle engellemeğe uğraşırken görüyoruz. (İkiyüzlülüğün bu kadarı da fazla diyorsanız, yanılıyorsunuz çünkü dahası var.) Fransa Kopenhag Büyükelçisini harekete geçirerek Osmanlı Hükümeti’nin isteğinin kabul edilmemesi, yani İstanbul’a yargıç gönderilmemesi uyarısında bulunur. Nitekim İngiliz-Fransız baskısı sonuç verecek ve Danimarka, Tevfik Paşa’nın davetini reddedecektir. Sıra İspanyollara gelmiştir. Onların zaten İngiltere’den habersiz iş yapacak mecalleri yoktur. İspanya’nın Londra Büyükelçisi 28 Şubat’ta İngiliz Dışişleri Bakanlığının görüşünü almak için başvurduğunda kendisine şu sunturlu cevap verilir: Bu, barış konferansının işidir. Türkiye’nin çağrısının kabul edilmesi, barış konferansında muhtemelen alınacak tedbirlerle çelişecek ve ciddi komplikasyonlar yaratabilecektir. Böylece Tevfik Paşa’nın bu ciddi girişimi amacına ulaşamayacak ve tarihi bir fırsat kaçırılacaktır. Ancak Paşa bir noktada hedefine ulaşmış sayılmalıdır. Ermeni Soykırımı iddialarını dillerine dolayanların göz yaşartıcı samimiyetlerini(!) ortaya sermiş ve kayıtlara geçirmeyi başarmıştır. Bugün bize utanıp sıkılmadan tarihimizle yüzleşmemiz gerektiğini söyleyen devletler, o zaman uluslararası bir mahkeme huzurunda gerçekleşecek hesaplaşmayı göze alamamış ve dertlerinin Ermeniler değil, kendi çıkarları olduğunu cümleye ayan etmişlerdi. Başkentinin işgal altında olduğu, ordu ve parlamentosuna kadar bütün kurumlarının denetim altına alındığı ve henüz şahitlerin anılarının canlı olduğu bir ortamdaki yargılama nasıl sonuçlanırdı bilinmez. Ama en azından Türkiye’nin bir hafıza çalışması yapmaya açık olduğu ve bunu, güçlü ve avantajlı olduğu bir ortamda değil, en zayıf ve işgal altında bulunduğu, dolayısıyla en dezavantajlı zamanında istediği göz önünde bulundurulursa geleceğin tarihçilerini kandırmak pek kolay olmayacaktı. Ermeniler’e uzanan dostluk eli Başbakan Tayyip Erdoğan’ın soykırım iddialarını her iki tarafın tarihçilerinin çözmesi önerisine gerek Ermenistan gerekse diaspora itibar etmemişti. Wilson’ın haritası 1913’ten 1921’e kadar iktidarda kalan ABD Başkanı Wilson daha çok 8 Ocak 1918’de ilan ettiği ‘14 Noktası’yla tanınır. 12. nokta, Osmanlı topraklarında Türk çoğunluğun yaşadığı bölgenin Türkler’e verilmesini istemiş, bu da Misak-ı Milli’mizin hukuki temelini oluşturmuştur. Ancak Başkan Wilson’un bir başka planı daha vardı. 21 Ocak 1918’de Paris Barış Konferansı’na giderken yanında bir program ve yanda gördüğünüz Türkiye’nin parçalanmasını öngören haritayı da götürmüştü. Giresun’dan başlayıp Sivas, Maraş, Adana, Mersin, Van, Kars ve Ağrı’yı da içine alan büyük Ermenistan haritasıydı bu. Bu harita tarihe, Wilson’ın Ermenistan’ı olarak geçti. Irak Misak-ı Milli’nin dışında mıdır? Tam 84 yıl oldu hálá tartışıyoruz: Musul ve Kerkük Misak-ı Milli’ye dahil miydi? Net bir cevap alabiliyor musunuz? Siz alıyorsanız bahtiyar sayılırsınız. Ben bir türlü alamıyorum da… MisAk-I Millî nedir? Kime sorsanız aynı cevabın beyinlere mıhlanmış olduğunu görürsünüz: Millî sınırlarımız. Beyinlerimizin efendileri olmaya soyunanlar böyle belletmişler bir kere; sökün sökebilirseniz artık. Velhasıl, sınırla sınırlamışlar Misak-ı Milli’yi. Bunun ötesi, koca bir boşluktan ibaret. Sanki ortada elle tutulur bir harita varmış da, onun üzerinden konuşuyoruz. Yok, gerçekten de yok: Misak-ı Milli’de kesin olarak çizilmiş sınırlar da, herhangi bir harita da mevcut değil. Şaşıranlar, ‘Nereden çıkarıyorsun bunu? Eski dershaneye yeni tahta mı getiriyorsun yoksa?’ diyenler varsa içinizde, merak buyurmasınlar, cevabını yazının sonunda en yetkili ağızdan bulabilecekler. Ancak biz Misak-ı Milli denizindeki dalgalanmalar üzerinde az biraz daha sörf yapacağız. Bakalım daha kaç tane şoke edici gerçekle karşılaşacağız bu tehlikeli yolculukta? KERKÜK’TE REFERANDUM Özellikle Kerkük yine gündemimizin ön sırasında. Referandum yapılacak mı yapılmayacak mı? Yapılacaksa Kerkük bir Kürt şehri mi olacak? Kürdistan’a mı dahil olacak? Son birkaç yılda meydana gelen nüfus değişmeleri Kerkük’ün geleceğini nasıl etkileyecek? Milliyetçi/Ulusalcı cephenin şehirdeki Araplar’ın gitmiş olmasından kaygılı, yerlerine Kürtler’in gelmesinden daha da kaygılı oldukları görülüyor. Türkmenler’e Türkiye’nin yeterince destek vermediğinden yakınıyorlar. Peki Lozan’da İsmet Paşa’nın bugünkü tezimizin tam karşıtını, yani bölgede Kürtler’in ağırlıkta olduğunu üzerine basa basa savunduğu ne tez unutuluyor? Hem de hangi esasa dayanarak bunu savunmuştuk, bilin bakalım? Hadi cevabını ben vereyim: Şu içeriğini kimsenin tam olarak bilmediği Misak-ı Milli’ye! İyi mi? Yani? Yanisi şu ki, Misak-ı Milli 1923’de Musul ve Kerkük’ün Kürt ağırlıklı olduğunu savunmaktı, 80 yıl sonra Arap ağırlıklı olduğunu savunmak haline dönüştü. (Türkmenler her iki durumda da azınlıktaydı.) Bu nasıl mümkün olabiliyor peki? Mümkün olabiliyor çünkü Misak-ı Millimiz hakikaten enteresan bir metin. Hazırlanışıyla enteresan, kabul edilişiyle enteresan, 1920’den 1923’e ve Cumhuriyet döneminde değişen dış siyasi konjonktüre göre harelenmesiyle enteresan. Eh bu kadar laf káfi, artık hangi belgeyi konuşturacaksan konuştur bakalım, dediniz galiba. Uyarınızdan bunu anlıyorum: Artık iddialarımızın altını doldurma vakti geldi. Buyurun Lozan görüşmelerine gidelim ve İsmet Paşa’nın sözlerine kulak verelim. Bakalım Misak-ı Milli’de Kuzey Irak hangi manaya tekabül ediyormuş? Tarih 23 Ocak 1923’tür: Süleymaniye ve Kerkük sancaklarında Arap unsuru çok azdır. Musul merkez sancağında 137 bin Türk ve Kürt’e karşılık, yalnız 28 bin Arap vardır. Bütün Musul vilayetinde 410 bin 790 Türk’le Kürt’e karşılık 31 bin Müslüman olmayan vardır. ‘Demek ki,’ diyor İsmet Paşamız, ‘vilayet nüfusunun beşte dördünden çoğunu Türkler’le Kürtler ve beşte birinden azını da Araplar ve Müslüman olmayanlar meydana getirmektedir.’ Bununla da yetinmeyen Lozan heyetimizin reisi, bir istatistik sunmaktadır. Buna göre, Süleymaniye’de 63 bin Kürt, 33 bin Türk, 7 bin Arap, Kerkük’te 97 bin Kürt, 79 bin Türk, 8 bin Arap, Musul’da 104 bin Kürt, 35 bin Türk, 28 bin Arap, Musul vilayetinin toplamında ise 264 bin Kürt, 146 bin Türk, 43 bin Arap oturmaktadır. Yani İsmet Paşa’nın yukarıda toplamını verdiği 410 bin Kürt ve Türk rakamının üçte ikisi Kürt, üçte biri Türktür. Gerçi İngiliz temsilcilerinin verdiği rakamlar biraz farklıdır. Onların tespitine göre 452 bin Kürt, 65 bin Türk ve 185 bin Arap yaşamaktadır Musul’da. Yine de, İsmet Paşa’ya göre Kürtler’le Türkler’in nüfus toplamı 517 bine ulaşmakta, Araplar ise 185 binde kalmaktadır. Peki ne demek istemiştir İsmet Paşa burada? Meselenin bamteli, Misak-ı Milli’de gizlidir. 1. maddede özetle Mondros Mütarekesi’nin imzası sırasında düşman ordular nereyi ellerinde tutuyorlarsa oranın esas kabul edileceği, eğer bu topraklarda Araplar çoğunluktaysa onların kendi kaderlerine kendilerinin karar vereceği belirtilmektedir. Arap çoğunluğun olmadığı ve Mondros Mütarekesi hattının içinde veya dışında olsun, din, ırk ve amaç bakımından birleşmiş ve birbirine karşılıklı saygı ve fedakárlık hissiyle dolu… Osmanlı-İslam çoğunluğun yaşadığı kısımların bölünmez bir bütün olduğu vurgulanmaktadır. MUSUL’DA ÇOĞUNLUK KİM? İşte İsmet Paşa’ya İngilizler karşısında Lozan’da ter döktüren kritik nokta, burasıydı. Eğer Musul’da Araplar’ın çoğunlukta olduğu ortaya çıkarsa bu, Misak-ı Milli’nin sonu olurdu. Öyleyse burada Osmanlı-İslam çoğunluğun, yani Kürtler ve Türkler’in oluşturduğu karmanın Araplar karşısında üstün görünmesi gerekmektedir ve İsmet Paşa tam da bunu başarmaya çalışmaktadır. Sizin anlayacağınız, o vakitler Musul vilayetinde, dolayısıyla da Kerkük’te Araplar’ın nüfusunu düşük, Kürtler’in nüfusunu yüksek göstermek Misak-ı Milli gereğiydi, bugün ise tam tersi. Peki hangi tavır Misak-ı Milli’yi temsil ediyor? Ya da şöyle soralım. Hangi Misak-ı Milli? Tabii bütün bu sorular Misak-ı Milli’den, son sözünü söylemiş bir yemin ve sınırları çizilmiş bir haritayı anlıyorsanız geçerlidir. Peki ya Misak-ı Milli belli bir harita ve donmuş bir dava değil de esnek bir sınır ve strateji içeriyorsa? Bunun cevabını, en yetkili ağızdan yani Gazi Mustafa Kemal’den dinleyelim mi? Tarih, 27 Şubat 1923, yer TBMM. Gizli oturumdayız. Lozan’da Misak-ı Milli’nin ayaklar altında çiğnendiğini savunan milletvekillerine karşı kürsüye çıkan Başkan Mustafa Kemal, şu çarpıcı tespiti yapar: ‘Misak-ı Milli şu hat, bu hat diye hiçbir vakitte hudut [sınır] çizmemiştir. O hududu çizen şey, milletin menfaati ve Hey’et-i Celile’nin [Genel Kurul’un] isabet-i nazarıdır [bakışındaki isabettir]. Yoksa haritası mevcut bir hudut yoktur.’ (TBMM Gizli Celse Zabıtları, c. 3, İş Bankası Yay., s. 1317.) İşte size Misak-ı Milli’nin en yetkili ağızdan tanımı. Şunu demeye getiriyorum ki, o vakitler milletin menfaati Kerkük’ün Kürt olduğunu savunmayı gerektirmişti, şimdi Arap olduğunu savunmayı gerektiriyor. Ve her ikisi de nasıl oluyorsa Misak-ı Milli’nin gereği oluyor. Bu veriler ışığında karar verin o halde: Kerkük Misak-ı Milli’ye dahil midir, değil midir? Serbestçe beyan ettikleri üzere… İlk olarak 28 Ocak 1920’de İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’da kabul edilen Misak-ı Milli’nin 1. maddesi şöyledir: Devlet-i Osmaniye’nin münhasıran Arab ekseriyetiyle meskûn olup 30 Teşrinievvel 1918 tarihli mütarekenin [Mondros’u kastediyor] hin-i akdinde muhasım orduların işgali altında kalan aksámının mukadderátı, ahalisinin serbestçe beyan edecekleriâ áráya tevfikan tayin edilmek lazım geleceğinden mezkûr hatt-ı mütareke dahil ve haricinde dinen, ırken, emelen müttehid ve yek-diğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedakárlık hissiyatiyle meşhun ve hukuk-ı ırkiyye ve ictimaiyyeleriyle şerait-i muhitiyyelerine tamamiyle riayetkár Osmanlı-İslam ekseriyetiyle meskûn bulunan aksámın heyet-i mecmuası hakikaten ve hükmen hiçbir sebeple tefrik kabul etmez bir küldür.