EFTALİT

DARBELERİN EFENDİSİ

DARBELERİN EFENDİSİ Adnan Menderes’in idam sehpasının gölgesinde kaleme aldığı bu son mektubunda sitemle işaret ettiği silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendiler kimlerdir acaba? CHP lideri İsmet İnönü ve takımı mı? Darbeci subaylar mı? Yoksa daha da tepedeki bir ‘küresel efendi’ mi? Bu nokta mektupta yeterince açık değil. Ancak devrik Başvekilin, darbenin nereden geldiğini bilemeyecek kadar da saf biri olmadığını biliyoruz. Tabii ki Menderes’in saf tarafları olduğu söylenebilir. Mesela kendisine defaatla gelen darbe ihbarları karşısında, ‘Benim askerime iftira edemezsiniz, Türk ordusuna müstemleke ordusu dedirtmem’, diyerek ısrarla karşı çıkması, istihbaratçılar duyumlarını aktardığında onları anında terslemesi, son anına kadar inatla ‘Bütün bir halk benim arkamdan geliyor’ diye tutturması bu saf tarafının hazin tecellileriydi elbette. Hatta Samet Kuşçu adlı zavallı bir kişi, darbenin olacağını Menderes’e ihbar edince onun elinden çekmediği kalmamış, haberi verdiğine vereceğine pişman olmuştu. Ne var ki, tam 10 yıl iş başında kalmış bir başbakanın, 1944’den beri çok partili siyasetin en ön safında yer almış bir siyasi liderin kendisine karşı darbeyi yaptıran gücün kim veya kimler olduğunu tahminde zorlanacağını düşünmek için gerçekten de saf olmak lazım. Bazıları Demokrat Parti’yi deviren gücün ABD olduğunu yazıp çiziyor. Hatta işi daha da ileriye götürüp gedikli FBI Başkanı Hoover’in parmağını gösterip bunu eşi menendi görülmemiş bir iddia olarak ortaya atıyorlar. Lakin bu takdirde vaktiyle Demokrat Parti’yi iktidara taşıyan dış gücün kim olduğunu da sormak gerekmez miydi? Yani darbeyi düzenleyen Amerika ise vaktiyle DP’yi destekleyenin de Amerika olması biraz tuhaf kaçmıyor mu? Amerika saf değiştirmiş olabilir tabii ama bunun için bir darbe sonrası gelişmelere de bakmamız gerekmez mi? Bu gelişmelerin yelkenini hangi taraftan esen rüzgar belirlemiştir? Önemli olan budur. KİME GÖZDAĞI VERİLDİ? Nitekim Adnan Menderes’in Ekim 1959’da biraz da can havliyle ve gayriresmi olarak çıktığı ve bol bol nasihat alarak döndüğü son ABD ziyareti, bu dış desteği tazeleme çırpınışı değil de neydi? (Gazeteci Orhan Karaveli bu ziyaretin traji-komik havasını gayet başarılı bir şekilde yansıtır hatıralarında.) Ve ABD Başkanı’nın Menderes’in idam cezasının infaz edilmemesini rica ettiği mektubun Milli Birlik Komitesi’nde okunmaya bile değer bulunmaması, darbenin ABD tarafından değil, ona zıt bir güç tarafından yaptırıldığını yeterince ortaya sermiyor mu? Aslında 1944-1950 yıllarında, daha da belirgin olarak 1946’dan itibaren uluslararası konjonktürdeki, kökü birkaç asır öncesine uzanan bir Avrupa egemenliğinin sona erdiğine ve ABD’de 20. yüzyılın başında, Theodore Roosevelt döneminde başlayan Big Stick (Büyük Sopa) politikasının ucunun Avrupa’ya ve Türkiye’ye değdiğine şahit olunacak ve Türkiye hızla, İngiltere, Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa kombinezonundan Atlantik ötesine, yani ABD’ye doğru yelken açmaya başlayacaktır. Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini derinden etkileyecek bu yeni sayfanın başlangıcını da Türkiye için 5 Nisan 1946 günü olarak vermekte sakınca yok. Bu tarihte ABD Sefirimiz Münir Ertegün’ün cenazesi, muazzam Missouri zırhlısı tarafından Türkiye’ye getirilmiştir. Sovyetler’e gözdağı. Anladık. Peki ya Türkiye’ye? 12 Mart 1947 tarihli Monroe Doktrini ve 4 Temmuz 1948 tarihli Marshall Planı bu politika değişiminin sonraki adımlarını oluşturur. (Dikkat edilsin, bütün bu adımlar DP döneminde değil, CHP iktidarı sırasında atılmaktadır.) Bu arada gözden kaçan bir gelişmeyle karşılaşırız. 1948 yılında California Stardard Oil Company temsilcisi Max Westen Thornburg başkanlığında bir ABD araştırma heyeti Türkiye’ye gelerek devletin bütün mekanizmasını, iktisadi, zirai, ticari durumunu araştırmış ve ulaştığı sonuçları bir rapor haline getirip ABD yetkililerine sunmuştur. Max Westen Thornburg bununla da yetinmeyip Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye akıl vermiş ve bir yabancı sermaye kanunu çıkarmasının menfaati icabı olduğunu, devletçiliğe son verip serbest girişimden yana olmanın beklenen ABD yardımının ön şartı olduğunu bildirmiştir. Velhasıl, bu noktada kaçınılmaz olarak CHP ile aynı çizgiden yürüyen Demokrat Parti’nin ilk yılları, ABD ile açık bir ittifakın ve hatta Türkiye’yi ‘küçük Amerika’ yapmanın altın yılları olacaktır. Böylece Türkiye’de başlayan ABD nüfuzu, Mahir Kaynak’ın deyişiyle, klasik Avrupacı olan Soğuk Savaş öncesi CHP’sinin İngiliz eksenli politikasıyla ister istemez çatışacaktı. HEMEN AET’YE GİRDİK Sonuçta, yapılan, anti-Amerikan bir darbe oldu. Nitekim pek gereği yokken ve darbeciler hiç de solcu molcu değilken, garip bir biçimde sola açık bir anayasal düzen oluşturuldu. Türkiye’de solculuğun hala anti-Amerikanizm olarak bilinmesinde bu askeri müdahalenin rolü cidden büyük oldu. Ve dikkat edilirse 27 Mayıs darbesinden hemen 3 yıl sonra, yani 1963’de Türkiye’nin apar topar AET’ye, yani şimdiki Avrupa Birliği’ne giriş anlaşması imzalandı. Manidardır. Şimdi bile AB yetkilileri böyle bir erken avansı nasıl ödediklerine şaşıyorlar! Özetleyecek olursak, 1946’dan itibaren ABD yörüngesine girmekte olan Türkiye’nin istikameti, 1960 darbesiyle birlikte Avrupa’ya doğru dümen kıracak ve bu süreç 1960’ların ortalarına kadar İnönü ile yoluna devam edecekti. Başbakan İsmet İnönü’yü hiç alışık olunmadık derecede ağır bir dille haşlayan ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın mektubu boşuna mı yazıldı sanıyorsunuz? Ancak 1965’de iş başına gelen Süleyman Demirel’in lideri olduğu Adalet Partisi iktidarıyla bu sürecin tersine dönmeye başladığını ve ülkemizde ABD siyasi nüfuzunun yeniden hakim kılındığını göreceğiz. ................................... MUSTAFA ARMAĞAN